''Aşk'' İranlı Okurların Yeni Gözdesi / Elif Şafak Niye İran'da Seviliyor?

 
Publish Date : Sunday 12 March 2017 - 11:07
 
 
Ünlü Türk yazar Elif Şafak'ın ismi son birkaç yıldır İran basınında sıkça yer alıyor. Şafak, Orhan Pamuk'tan sonra İran'da en çok tanınan Türk yazardır ve onu ''Aşk'' romanının başarısı Farsça'ya çevrilen dünyaca ünlü yazarların eserlerini de gölgede bıraktı. Peki ama niye? Yazımızda bu sorunun cevabını bulmaya çalışacağız.
 
İran Kitap Haber Ajansı (İBNA) – Pinhani, Şehrin Aynaları, Bir Palas, Baba ve Piç, Siyah Süt, Aşk, İskender, Ustam ve Ben ve Havva'nın Üç Kızı inanılması belki zor ama bu romanların hepsi Farsça'ya çevrilmiştir, hem de bazıları birkaç farklı çevrimen tarafından !

''Aşk'' Elif Şafakı İranlı okurlara tanıştıran ilk roman oldu. Eser dört yıl önce yayınladı ve bu süre zarfında eserden üç farklı çeviri yayınlanmıştır. Son bir yıl içersinde İran'ın en çok satanlar listesinden hiç inmayen aşk romanı, geçtiğimiz aylarda 20.baskısına ulaştı.

Elif Şafak artık İran'da belli bir ün ve okur kitlesine sahiptir ve onun diğer eserlerinin İran'da bu kadar ses getirmemesi de bu gerçeği değiştirmiyor. Ünlü Türk yazarın ''Siyah Süt'' romanını Farsça'ya çeviren Mehrnuş Adalet, Elif Şafak'ın İran'da okunmasını İran ve Türk toplumundaki benzerliklere bağlıyor! Ama gerçekten öyle mi? Elif Şafak Türk edebiyatını mi temsil ediyor?

Bir edebiyat eseri yaratıldığı dilin edebiyatına aittir. Bu yüzden Elif Şafak’ın İngilizce yazdığı tüm romanlar (Araf, Baba ve Piç, Aşk, İskender vb) Türk Edebiyatının değil, İngiliz Edebiyatının (ya da hadi İngilizce Edebiyat diyelim) ürünleridir. Başka bir dilden çevrilmiş hiçbir edebiyat eseri çevrildiği dile ait değildir. Çeviriyi yazarın kendisi bile yapsa.

Conrad Polonyalı'dır ama eserleri Polonya Edebiyatı içinde değerlendirilmez çünkü İngilizce yazmıştır. Üstelik İngilizceyi sonradan öğrenmiştir. Keza Gogol. Ukraynalıdır ama eserleri  Rus edebiyatına aittir.  Joyce İngiliz edebiyatı, Flann O’Brian ise İrlanda Edebiyatı içine girer. Oysa ikisi de İrlandalı’dır.  Mevlana Afgan veya Türk olabilir ama Pers dilinin şairidir.
 
Paul Celan, Jorge Semprun, Vladimir Nabokov, Beckett, İonesco gibi birçok yazarın eserleri de bu çerçevede değerlendirilir. Nabokov'un Rusça yazdıkları Rus Edebiyatına girerken, Lolita gibi eserleri Rus Edebiyatına ait değildir.
 
Eğer yazarın eseri değil de milliyeti veya ülkesi ölçü alınıyorsa neden Yaşar Kemal romanları Türk Edebiyatının parçasıdır da, Mehmet Uzun'unkiler değil? Çünkü esas olan ölçü, eserin yaratıldığı dildir.
 
Şu da var: Elif Şafak'ın Baba ve Piç romanı, İstanbul’un Piçi adıyla (çünkü özgün adı öyledir) ve yeni bir çeviriyle yayınlandığında hangisini kabul edeceğiz? Sadece adı değil, kullanılan dilin üslubu da farklı olacaktır. Bir zaman sonra başka bir yayıncı daha düzgün, zamana uygun bir çeviri yaptığını iddia edip kitabı tekrar yayınlarsa ne yapacağız? Üç ayrı çeviriden hangisini edebiyatımızın ürünü sayacağız?
 
Burada şu soru da sorulabilir: Peki Melville, Raymond Carver vb. yazarlar İngiliz Edebiyatına mı dahildir, yoksa Amerikan Edebiyatına mı? Aynı soru Latin Amerikalı veya Arap yazarlar için de geçerlidir. Dahası neden kitapçılarda ülke adlarına göre sınıflandırma yapılır?
 
Bu tür modern sınıflandırmalar ayrıntılara indikçe yapılır ve değişkendir. Özellikle okur için, akademik çalışmalar için kolaylık sağlaması açısından böyle yapılır. Sadece ülkeye değil, türe de indirgenir: Gotik edebiyatı, bilim-kurgu edebiyatı vb. gibi. Ama temel ve değişmez gerçek şudur: Hepsi yaratıldıkları dilin eserleridir, ülkenin veya yazarın etnik kökeninin değil. Bir ülke ortadan kalkabilir, dili ölebilir ama eser her durumda o dilde kalır. Lukianos Kommagene ülkesindendir.  Böyle bir ülke yok bugün. Peki, Lukianos'un eserleri hangi rafta  duruyor bugün? Antik Yunan Dili rafında mı yoksa Kommegene Ülkesi rafında mı? Şilice diye bir dil olsaydı ve Lihn, Parra şiirlerini, Bolano romanlarını o dilde verseydi, Şili ülkesi yok olsa bile kitapları Şili Dili ve Edebiyatı rafında dururdu.  Ama Şilice diye bir dil yok. Bugün Şili diye bir ülke var ve o yazarlar oralı diye Şili rafında duruyor o kitaplar. Şili ortadan kalkınca o kitapları İspanyol Dili rafında bulacağız. Hatta İspanyolca ölmüş bir dil bile olsa. Tıpkı Ovidius'un, Seneca'nın kitaplarını Roma İmparatorluğu rafında değil, Latin Dili rafında bulduğumuz gibi.
 
Burada sorguladığımız yazarın konumu ve kitaplarının değeri, güzelliği ve önemi değil; Elif Şafak’ın veya başka dilde yazan diğer Türk yazarların eserlerinin Türk Edebiyatı ürünü olup olmadığıdır. Bu durumda Elif Şafak'ın İngilizce yazdığı romanlar en fazla Anglo-Turk Edebiyatı sınıfına girer. Ama asla Türk Edebiyatı eseri diyemeyiz. Yazarın Türk olması, konularını buradan seçmesi, bu ülkeyi ve insanları anlatması, çok sevilmesi, satış rekorları kırması bunu değiştirmez. – Ölçü buysa o zaman Mary L. Settle da edebiyatımızın yazarı kabul edilsin, en azından National Book Award kazanmış bir romanımız olur –
 
Ezcümle: Bu romanları Türk Edebiyatı eseri olarak kabul edip değerlendirmek anlamsız bir iştir, hiçbir bilimselliği yoktur. Üzerinde ''İngilizce aslından çevrilmiştir'' yazan romanların Türk Edebiyatı rafında durması, kitabın kapağında Türk Edebiyatı yazması oksimoron bir durumdur. Çünkü başta dediğimiz gibi; bir edebiyat eseri yaratıldığı dilindir; yazarının etnik kökeninin veya yaşadığı ülkenin değil.
 
Peki anladık, Elif Şafak'ın ''Aşk'' romanını Türk edebiyatı kategorisinde değerlendirmek çok doğru değil ama ortada bir gerçek var ve bu gerçek ''Aşk''ın çok sevildiğini ve okurlar tarafından benimsendiğini söylüyor ama niye? Elif Şafak'ın "Aşk" kitabı uydurma bir hikaye olmasına rağmen neden tapılacak şekilde sevilir?
 
Elbette aşk. Çünkü Aşk gizemli bir etkiye sahip. Zaten Şafak da bu efsuniliği eserin eksenine alır ve onun etrafında döner kurgu: Ona göre insan, ''Ya ortasındasındır Aşk'ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde...'' Özellikle hasretinde olanlar için yazıldığı besbelli romanın. Yani huzursuz insanlara huzursuzluklarının nedeni hatırlatılarak, aşkın dışında kaldıkları için böyle esmer günler içinde oldukları söylenmekte zımnen. Öyle ki roman, kendini de bu anlamda önemli bir yere yerleştirmektedir: Aşk'ın ortası derken, ya eserin içindesiniz ya dışındasınız. İçinde kalanlar mutlu demeye çalışıyor bir bakıma... Çare olarak da aşk önerilmektedir? Ancak acaba herkes âşık olabilir mi? Bu tema çok fazla önemsenmiyor? Oysa huzursuz insanın belki de en büyük handikapı âşık olamamasıdır; yani bu doneler (veriler) olmayabilir ruhunda. Zira inanamayan insan olduğu gibi, âşık olmayan insan da olabilir pekâlâ. Bunlara romanın önerisi ne acaba? Nitekim bizzat Mevlana, buna işaret ederek, aşk duygusuna yabancı olanların işinin zor olduğunu hatırlatmaktadır.

 Romanda aşırı şekilci ve kuralcı yaşama başkaldırı var. Şüphesiz bu da kadınların hal-i pür melalini terennüm etmektedir. Zira çoğu kadın hayatını planlar, programlar yaparak geçirir:''Çantalarına ajandalar, özel notlar koyar, üç ay sonrasını inceden inceye planlar.'' Böyle bir kadının "yarın" saplantısından vazgeçmesi ve şimdi, şu an aşkı yaşamayı tercih etmesi oldukça radikal bir dönüşüm. Bu kitabın en önemli bölümü yazara göre. Zira Aziz ona yarın vaad eden bir adam değil. Böylece kadınların para ve lüksü değil; ruh ve beden eşlerini bulmalarını vurguluyor inceden inceye. Elbette bu, yaşamlarından pişman olan kadınlar için istenen ancak asla yapılamayan bir durum.
 
Ancak yazar, insanları yarın saplantısından çıkarırken, ''aşk saplantısına'' sürüklemektedir. Nitekim Mevlana öğretisi de bunu verir. Elbette kişinin kendini bulmasındaki en büyük engel kibir ve kinin ortadan kaldırılmasında aşkın çok önemli bir yeri vardır. Ancak o sürekli varoluşu beslemekle birlikte kapıları açan bir maymuncuktur. Ondan sonraki –elbette onunla beraber– gelişimler ve farkındalıklar çok önemlidir. Mevlana öğretisinin en iyi ifadelerinden biri olan, sema'da da aşkı nihaî hedef olarak görme vardır. Şafak bu fikri roman kurgusu olarak işliyor. Hem sevilen bir öğretiyi arkasına almak suretiyle güç kazanıyor, hem de aşk gibi müphemlikler denizinde çekicilikle belirsizliği birlikte vererek ufukta okuyucuyu hayal dünyasına göndermeyi ve ora kalma isteklerini perçinliyor.
Elif Şafak, Aşk adlı romanı henüz yeni yayımlanıp dağıtılmakta iken 4 Mart 2009 günü Zaman Gazetesi'nde yeni romanından şu sözlerle bahsetmiştir:
« ...Bu romanda okura yüreğimi açtım. Tasavvuf benim sırrımdı, o sırrı aşikâr ettim. Şems ve Mevlânâ hakkında bir kitap yazayım arzusuyla kaleme almadım bu kitabı. Ben "aşk"ı anlatmak istedim. Buydu çıkış noktam. Hem dünyevî hem manevî boyutlarıyla aşkı yazdım. Zıt gibi görünen karakterleri yan yana getirerek evrensel bir öz yakalamayı arzuladım. 2008 senesinde Boston'da yaşayan üç çocuk annesi mutsuz bir Yahudi Amerikalı kadın için Mevlânâ ne ifade ediyor, bu sorunun cevabını kovaladım. Son tahlilde, beşerin tabiatı şaşmaktır. Elbette hatalar, kusurlar olabilir. Yoksa Şems i, Mevlânâ'yı yazmaya kalkıp da her şeyi anladığını iddia etmek "kibir" olur. Ama şunu samimiyetle söyleyebilirim: Ben bu romanı aşkla yazdım, aşkla okunmasıdır temennim.»

Ama Elif Şafak bize neler anlatıyor? Bir yazarı daha iyi anlamak ve okumayı sağlamlaştırmak için romanlarının tematik açıdan incelenmesi de bir yoldur. Yazarın bilgi ve birikimlerini, hassasiyetlerini, anlatmak istediklerini daha iyi anlamamızı ve bu sayede yazarı daha iyi tanımamızı sağlayacaktır bu incelemeler. Yazarın tüm kitaplarında yapılacak tematik bir inceleme, o yazarın eğilimlerini ve sıkıntılarını gözler önüne serecektir. Kullandığı temlerin yanında, kahramanlarının özellikleri, hikâyelerine seçtiği mekânlar da yazar hakkında daha detaylı bir fikre sahip olmamıza yardımcı olacaktır.

Elif Şafak'ın eserleri böylesi bir inceleme için elverişlidir. Çünkü tüm kitaplarında, ortak temlere rastlamak mümkündür. Kullandığı bu temler, hem beslendiği kaynaklar hem de hayatının önemli detayları hakkında okurlarına ipucu vermektedir. Okurları da bu sayede yazarlarını daha iyi tanıyabilecek ve anlatmak istediklerine daha dikkatle bakabileceklerdir.

Elif Şafak, on yıla yedi roman sığdırmış. Bu kadar çok yazabilmek elbette sağlam bir birikim ve bitmez tükenmez bir kaynak gerektirir. Romanlarının tematik yapısının, karakterlerinin ve mekân tasarrufunun bu birikimi ve kaynağı gözler önüne sermesi bakımından incelenmesi gerektiği kanısındayım. Bu inceleme yazarın yukarıda saydığım yedi romanı değerlendirilerek yapılmıştır.

Halk Kültürü-Batıl İnançlar: Yazarın en önemli kaynaklarının başında geliyor halk kültürü. Elif Şafak, sözlü edebiyat ürünlerinin bitmez tükenmez varlığının farkındadır ve romanlarında bu varlığı ustaca kullanır. Masal dinler gibi okursunuz onu, masal anlatır gibi yazar zaten. Masalla romanın ortak noktalarını bilir çünkü. Anlatma ihtiyacından doğmuştur roman, tıpkı masal gibi. Gerçek olma zorunluluğu yoktur, tıpkı masal gibi. “ Bir varmış bir yokmuş’’ diye başlayabilir örneğin bir kitabına. Bir masal formelini bir romanın ilk cümlesi yapmanın hiçbir sakıncası yoktur ona göre. Masal anlattığının farkındadır.

Halk kültürüne yakındır Elif Şafak. Bilinir ki halk kültürü, sadece sözlü edebiyat ürünlerinden müteşekkil değildir. Batıl inançları, cinleri de barındırır içinde. İnsanları üçe ayırır zaten: Batıl inançları olanlar, batıl inançları olmayanlar ve batıl inançları olmadığını zannedip fena halde yanılanlar. İçinde hurafeci bir damar olduğundan bahseder ısrarla. Yazar, neredeyse tüm romanlarının hikâyesine bir de cin dâhil etmiştir. Hikâyenin tamamlayıcısı olmuşlardır onlar. Bazen düğümün çözülme sebebidir cinler (Baba ve Piç), bazen kâbusların kaynağı (Araf). Romanların birer kahramanı gibidirler.

Kadınlar: 'Kadın' başlı başına bir konudur Elif Şafak'ın romanlarında. Kadına dair hallere, hassasiyetlere ve zayıflıklara sıkça yer verir. Tüm kitaplarında kadın karakterler daha bir özenle yaratılmıştır sanki. Daha geçekçidir, daha masalsıdır, daha yalnızdır, daha renklidir, daha zengindir. Elif Şafak'ın kadınları cesurdur. Ve belki de romanlarındaki kadın karakterlerin çatışmalarını… Kadın yazar olmanın kaçınılmaz sonucudur bu durum. İçinde çatışan kadınlar onundur. Ancak tüm bunlara rağmen, kadın yazar, kadın akademisyen olmayı reddeder Elif Şafak. O, 'sadece' yazar, 'sadece' akademisyen olmak ister. Yazılarında sıkça bahsettiği beyin ağacı, bu özlemin somut yansımasıdır belki de.

İstanbul: Hayatının vazgeçilmez şehri İstanbul, tüm romanlarının değişmez mekânı olmuştur. Kahramanlarının yolu bir şekilde bu büyülü kentten geçer. Pinhan'ın iç yolculuğu onu Orta Anadolu’daki küçük tekkesinden alıp İstanbul’a taşır. Araf'ta Gail, hayatına bir türlü koyamadığı nokta için doğru şehrin İstanbul olduğunu anlar. Ömer onu İstanbul'a taşıyan bir vesiledir aslında. Kendi çocukluğunu tam da Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan o eşikte, arafta gördüğü anda anlar; gerçek kahraman bu şehirdir. Bit Palas, İstanbul’un göbeğindeki bir apartmanın, bütünden izler taşıyan bir apartmanın hikâyesidir. Baba ve Piç'te ve Şehrin Aynaları’nda da yazar, kahramanlarını İstanbul’a taşıyarak hikâyeyi bitirir. Mahrem’in de ana mekânı İstanbul’dur. 1648 Sibirya, 1868 Fransa'sında başlayan hikâye, 1885 İstanbul- Pera ve1999 İstanbul'unda sona erer. Elif Şafak, İstanbul'un bir fon değil bir başkahraman olduğunu söyler tüm kitaplarında. Edebiyat tarihi boyunca hakkında en çok yazılan şehirlerdendir belki İstanbul. Güzeldir, önemlidir, büyülüdür. Öve öve bitirilemez çoğu zaman. Ancak Elif Şafak güzelliklerinin yanında karmaşasını, kaosunu da sever bu şehrin. Gail, İstanbul'a ilk geldiğinde otel odasındaki pencereden görünen kötü manzaraya âşık olmuştur daha çok:
''Kirli, dar, yılankavi sokaklar, pencereleri ardına kadar dışarıda zonklayan hayata açılmış üst üste, iç içe, salaş evler, kimileri hayli bakımlı ve tıknaz, kimileri sefil sürü sepet kediler; sadece uzun zaman önce sönüp gitmiş hayatların izleriyle değil, daha doğmamışların işaretleriyle de kaplı tarih bulamacı.''

Zıtlıklar: Zıtlıklara bayılır Elif Şafak. Romanın çatısı için zorunlu olan çatışmaları hep zıtlıklar üzerine kurar. Bunlar klasik romanda karşımıza çıkan iyi - kötü çatışması gibi değildir. Onun romanlarında iyiler hep iyi, kötüler hep kötü değildir. Ancak yazar birbirine tamamen zıt ve bu zıtlıkların en uçlarında karakterler yaratarak daha yoğun bir karışım elde etmek istemiştir. Mahrem’de iki sevgilinin biri çok şişmanken biri cücedir örneğin. Yine Mahrem’de Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi’nin çadırı, bir gece (erkekler için) çok güzel kadınlardan oluşan bir eğlence sunarken, bir başka gece (kadınlar için) çok çirkin kadınları sahneye çıkarır. Erkekler güzel kadınları, kadınlarsa kendilerinden çirkin kadınları görmek isterler çünkü.
Araf'taki en büyük zıtlık ırklar/kültürler üzerine kurulur. Farklı kültürlerden gelen birkaç insanın zıtlıklarını bir büyük kazanda eritip karıştırır yazar. Bu büyük kazansa, elbette her türlü farklılığı ve kültürü yok sayan, kapısından giren herkesi kendine benzeten Amerika'dır.

Bit Palas, birbirinden tamamen farklı insanların oturduğu küçük bir apartmanın hikâyesidir. Hijyen hastası bir kadın ve evini çöp eve çeviren bir başkası, aşırı dindar Hacı Hacı ve Mavi Metres, birbirine tamamen zıt iki kardeş Cemal ve Celal kuaförler, Bonbon Palas’ın sakinlerindendir.

Ve tartışmaların odağındaki kitap Baba ve Piç, yazarın tüm zıtlıkları nasıl da tatlı bir karışıma dönüştürebildiğinin en güzel kanıtı… Kitaptaki en önemli zıtlık, Türk veya Ermeni olmak çoğu okur için. Oysa bu kurgusal bir çatışma sebebi bile değil yazara göre. Kitabın satır aralarına zıtlıklardan ziyade ortaklıkları gizler bu sebeple. Aynı yemekleri yemek, aynı yemeklere aynı isimleri veriyor olmak, aynı büyük aile birliğine inanıyor olmak en büyük ortaklık ona göre. Kitabın asıl karşıtlığı farklı iki milletin değil, bir milletin hatta bir ailenin birbirinden taban tabana farklı bireylerinin karşıtlığıdır.

Bir yazarın eğilimlerini ve aslında bize neler anlattığını en çok romanlarındaki temlere bakarak anlayabiliriz. Elif Şafak, kaynaklarını, birikimlerini, hassasiyetlerini ve anlatmak istediklerini bazen satır aralarına gizleyerek bazen de açıkça göstererek dile getirmektedir.

Sonuç olarak ister bir Elif Şafak okuru olun veya olmayın, ama şu bir gerçek ki onu görmezden gelmek mümkün değil. Belki bir çok kişi Elif Şefak'ın eserlerini Türk edebiyatı kategorisinde saymıyor ama Elif Şafak, çevrildiği her dilde ''Türk Yazar'' olarak tanıtılıyor ve çağdaş Türk edebiyatının vitrinine dönüşüyor... .

Ama İranlı okurlar Elif Şafak'ı korkusuz ve cesur bir yazar olarak sevdiler. Korkusuzca ''Aşk''tan söz edebilen ve ''İskender'' ve ''Siyah Süt'' dibi eserlerde direniş gücü ve dünya görüşü ile parmak ısırtan bir kadın yazar olarak sevdiler ve sevmeyi de devam edecekler.
 
Share/Save/Bookmark
haber kodu: 246241